Prof. Dr. Çağrı ERHAN

Soçi’den sonra Suriye politikamız-Türkiye Gazetesi(03.10.2021)

Erdoğan-Putin görüşmesi çok kritik bir zamanda gerçekleşti. Ukrayna’nın Türkiye’den satın aldığı İHA ve SİHA’ların Rus kuvvetlerine karşı kullanıldığı iddiaları Moskova’yı bir süredir rahatsız etmekteydi. Rusya buna tepkisini İdlib’e yönelik yeni bir bombardıman dalgası başlatarak göstermişti. Yüz binlerce Suriyelinin Türkiye sınırına yönelme tehlikesi ortaya çıkınca iki lider durumu görüşmek üzere Soçi’de bir araya geldiler. Yani aslında bu görüşme, ikili ilişkilerde “geliyorum” diyen daha büyük bir krizin önünü almak için yapıldı.
 
Görüşmede birçok konu ele alınsa da, asıl can alıcı başlıkların Suriye ile ilgili olduğu anlaşılıyor. Türkiye’nin bundan sonraki Suriye politikasının şekillenmesinde üç temel faktörün daha fazla akılda tutulacağı söylenebilir.
 
Birincisi, Rusya destek verdiği sürece Esad veya onun tipolojisinde birinin Şam’da oturmaya devam edeceği gerçeğidir. Davutoğlu’nun Suriye krizine “balıklama daldığı” günden bu yana Türkiye’nin gücü Esad’ı koltuğundan indirmeye yetmedi. Davutoğlu’nun bütün hesapları yanlış çıktı. Dış politikanın yürütülmesinde etkisiz hâle gelişinin üzerinden 6 yıl geçmiş olmasına rağmen onun Türkiye’yi Suriye’de içine soktuğu durumdan tam olarak kurtulmak mümkün olmadı. Ütopist Davudizm Türk dış politikasını öylesine enfekte etmiş ki, yıllardır tedavi edilemiyor. Bu problemli anlayıştan vazgeçerek, diğer tüm konuları olduğu gibi, Suriye’yi de serinkanlı, duygusallıktan uzak ve devlet aklıyla değerlendirmek icap ediyor.
 
İkincisi, ülkemizdeki milyonlarca Suriyelinin ne olacağının Türkiye’nin bir numaralı iç siyaset konusu hâline geldiğini kabul etmek lazım. Ekonomideki veriler düzeltilebilir. Cari açık, enflasyon, istihdam, faiz vs gibi rakamsal konuları -kalıcı olamasa da – en azından palyatif tedbirlerle pozitif hâle getirmek mümkündür. Ama Türk halkındaki mevcut mülteci algısını bundan sonra pozitife çevirmenin tek yolu, bunların kalıcı olarak yurtlarına dönüşünün başlamasıdır. Seçmen, Suriyelilere ne olacağına ilişkin çok net ve anlaşılabilir bir plan beklemeye başlamıştır. İster erken, ister zamanında olsun, yapılacak ilk seçimi kimin kazanacağında Suriyeli mültecilerin akıbeti konusu önemli belirleyicilerden biri olacaktır.
 
Akılda tutulacak üçüncü faktör, güneyimizdeki büyüyen asıl tehlikenin katil Esad’ın kendi halkına zulmetmesi değil, Esad rejiminin zayıflamasıyla ortaya çıkan otorite boşluğunu, “müttefikimiz” ABD’nin verdiği yardımlarla dolduran PKK-YPG’nin bir terör devleti kurma yönündeki çabaları olduğudur. Gözümüzün önünde bu projenin yavaş yavaş hayata geçirilmekte oluşu Ankara’yı son derece rahatsız etmektedir.

 
 
 
Bu tablo karşısında “hikmet-i hükûmet” anlayışının ve çağdaş uluslararası ilişkiler disiplininin de bir gereği olarak, Ankara’nın kendi çıkarları doğrultusunda Suriye’ye bakışını yeniden şekillendirmesi ve bir politika değişikliğine gitmesi giderek zaruri hâle gelmektedir. Esad rejimi ile -istihbarat birimleri dışında- doğrudan temas kurulmasının gerekli olup olmadığı sorgulanmaya başlamıştır. Türkiye’nin, doğrudan ya da Rusya’nın ara buluculuğuyla Suriye yönetimiyle görüşmemesi ve belli ilkeler dâhilinde uzlaşmaya varmaması durumunda, ülkemizdeki Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşlerinde istenilen sonucu elde etmenin söz konusu olmayacağı aşikârdır. Keza PKK-YPG oluşumunun tam olarak ortadan kaldırılması yine ancak Şam’ın da devreye girmesiyle başarılabilir.
 
Ankara ile Şam arasında geçmişte nelerin, neden yaşandığını herkes biliyor. 10 yıllık çok kötü dönemden önce ise iki ülke arasından su sızmıyordu. O dönemden önce ise yine savaşın eşiğine gelmiştik. Yani 1957’den bu yana Suriye ile bir kötü, bir iyiyiz. Mevcut durumun, en azından iki ülkeye daha fazla zarar vermeden konsolide edilmesi hem Ankara’nın hem Şam’ın yararına olacaktır. Soçi sonrasında Türkiye ve Rusya arasında artacak temasların Ankara-Şam hattında da bir kımıldanmaya yol açması umut edilebilir.

Pin It on Pinterest