Prof. Dr. Çağrı ERHAN

İstikşafi görüşmelerin maksadı-Türkiye Gazetesi(31.01.2021)

Türkiye ile Yunanistan arasında 2016’da kesilen Ege Denizi anlaşmazlıklarıyla ilgili istikşafi görüşmeler geçtiğimiz hafta yeniden başladı. Daha önce 60 kez bir araya gelen iki ülkenin temsilcileri, sonbaharda yaşanan gerginliğin sonrasında, yaklaşık beş yıl önce kaldıkları noktadan yeniden masaya oturdular.
Türkiye ve Yunanistan iki şeyi keşfetmeye çalışıyorlar. Birincisi, Ege Denizi’ndeki anlaşmazlıkların nasıl tanımlanacağı. İkincisi de, şayet anlaşmazlıkların çözümü için üçüncü bir merciye gidilmesine karar verilirse, hangi hukuki metinlerin temel oluşturacağı.
Objektif bir gözle konuya yaklaşıldığında, Türkiye ile Yunanistan’ın 61 değil 161 defa da görüşseler, yukarıda geçen iki konuda tam bir mutabakata varmalarının mümkün olmadığı görülür. Bunun üç temel sebebi var.
Birincisi, anlaşmazlığın kördüğüm olduğu alanlar karasuları, hava sahası ve kıta sahanlığı gibi doğrudan egemenlikle ilgili başlıklardır. Yunanistan, Ege Denizi’nde Türkiye kıyısına yakın mevkilerde bulunan adalarının hatta karasularının sınırını artırmayı millî bir politika olarak benimsemiş durumda. Türkiye ise bu coğrafi formasyonların bir bölümünün kendi kıta sahanlığı içinde yer aldığını savunuyor. Türkiye ayrıca yıllardır, Ege Denizi’nin kendine has yapısı sebebiyle ‘özel bir durumu’ olduğunu ve başka denizlerde geçerli olabilecek sınırlama yaklaşımlarının bu alanda uygulanamayacağını dile getiriyor.
Mutabakatı imkânsız kılan bir diğer sebep ise, iki ülkenin dayanak aldığı uluslararası deniz hukuku kaynaklarının farklılığı. Yunanistan 1982 tarihli BM Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesini ileri sürerek haklılığını savunurken, söz konusu sözleşmeye imza koymayan Türkiye, deniz hukukunun temel ilkelerine dayanarak, hakkaniyetli ve adil paylaşım olması gerektiğini vurguluyor. Bu tezler, her iki ülke için de birer devlet politikası hâline gelmiştir.
Üçüncü sebep ise aslında bu ‘istikşafi görüşmelerin’ varlık sebebinin bugün artık var olmadığı gerçeği. Türkiye, Yunanistan ile Ege konusunda masaya oturmayı tek bir sebeple kabul etmişti: Avrupa Birliği üyeliği. Yunanistan tarafı ise, AB sürecini kullanarak Ege ve Kıbrıs’ta taviz koparma peşindeydi.
Avrupa Birliği Türkiye’ye 1999’da, ‘Sizi aday ilan ederiz. Ama Yunanistan’la problemlerinizi çözmeniz lazım’ dedikten sonra, Mayıs 1999’da dönemin Başbakanı Ecevit AB Dönem Başkanı Almanya Başbakanı Schröder’e bir mektup yazdı. Özetle, ‘Yunanistan’la görüşmeye hazırız’ dedi. Yani Türkiye ile Yunanistan arasındaki görüşmeler Marmara ve Atina depremleri sonrasında iki ülke arasında oluşan insani iş birliğinin bir sonucu olarak başlamadı. Zaten hazırlıkları yapılmıştı. İki ülkenin dışişleri bakanları Cem ve Papandreau’nun New York’ta görüşmelerinin sonrasında da, meşhur istikşafi görüşmeler açıldı. 1996’da Kardak kayalıklarında Türkiye ile savaşın eşiğine gelen Yunanistan, AB adaylığı karşısındaki engellemesini bu sayede kaldırdı. Elbette bir diğer sebep de, Türkiye’nin GKRY’nin AB üyesi olamayacağı şeklindeki ısrarlı tutumundan ve bunu gerekçe göstererek AB ile siyasi diyaloğa girmeyeceği yaklaşımından vazgeçmiş olmasıdır.
Avrupa’nın siyasi gerçekleri ortadayken Türkiye’nin AB’ye tam üye olması mümkün değildir. Dolayısıyla, istikşafi görüşmelerin herhangi bir neticeye ulaşmasında Türkiye için motivasyon kaynağı olabilecek bir AB tam üyeliği realitesi mevcut değildir.
Madem ki, yukarıdaki sebeplerle bu görüşmelerden bir yere varılması mümkün değil, o hâlde taraflar neden masaya oturuyorlar? Bunun da üç sebebi var:
Birincisi, aralarındaki tüm problemlere rağmen iki NATO müttefiki olan Türkiye ve Yunanistan Ege’de parlayabilecek bir krizden dolayı çatışmak istemiyorlar. Dolayısıyla, aralarındaki diyalog kanallarını açık tutmak istiyorlar. Bu kanalların en kurumsallaşmış olanı istikşafi görüşmeler mekanizması. Dahası bu mekanizmanın varlığı, iki ülkenin devlet adamları arasında yapılabilecek üst düzey görüşmelerin hazırlıkları için de bir zemin oluşturuyor. Kısaca, birbirleriyle hiç konuşmayan her an kavga edebilecek iki komşu olmak yerine, anlaşamasalar da, problemlerini görüşerek barışçı yollarla çözme iradesini gösterebilen taraflar olmak istiyorlar.
İkincisi, Türkiye tam üye olamayacaksa bile AB ile güçlendirilmiş bir gümrük birliği çerçevesini var etmek istiyor. Bunun bilhassa yabancı yatırımcıların ülkeye girişinde ne kadar önemli olduğunu Ankara biliyor. Yunanistan’la diyaloğun yeniden başlaması, AB çevrelerinde Türkiye’ye yönelik ‘yaptırımcı dilin’ giderilmesinde önemli rol oynayacaktır.
Üçüncüsü, Yunanistan’ın ekonomik krizden çıkmasında baş rolü oynayan Almanya, bu ülkenin Türkiye ile gerginlik yaşamasının ekonomiyi yeniden bozabileceğini bunun da Yunanistan’ı ayakta tutan Alman sermayesine zarar vereceğini düşünüyor. Yunan hükûmetinin masaya oturması için Şansölye Merkel’in ısrarcı oluşunun gerisinde bu var.

Pin It on Pinterest