Prof. Dr. Çağrı ERHAN

Uluslararası ilişkilere yeni bir format gerekli (20.03.2016) Türkiye Gazetesi

Uluslararası İlişkiler Birliği’nin 57. yıllık kongresi ABD’nin Atlanta şehrinde yapıldı. Dünyanın dört bir yanından gelen 5000’e yakın akademisyen, diplomat, sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve diplomasi muhabiri dört gün boyunca bütün boyutlarıyla uluslararası ilişkiler disiplininin mevcut durumunu ve geleceğini konuştular. Yüzlerce oturumun ve panelin gerçekleştiği kongrenin bu yılki ana konusu ‘Barışı Aramak’ olarak belirlenmişti.

Binlerce bildiriyi dinlemek elbette mümkün değildi. Fakat kongre bildirilerinin başlıklarının yer aldığı kitapçık incelendiğinde, uluslararası ilişkilerle uğraşanların büyük bölümünde, geçtiğimiz yıllara nazaran, bir karamsarlığın ve derin bir eleştirel tutumun hakim olduğu ortadaydı. Söz konusu karamsarlığın en önemli sebebi, 1990’ların başından itibaren büyük ümitlerin bağlandığı küreselleşme denen olgunun su yüzüne çıkardığı tehditlerin artık üstesinden gelinemez boyutlara ulaştığının ortaya çıkması olabilir. Dünyada barış, yirmi yıl önceye göre bugün daha uzak bir hayal hâline geldi.

Uluslararası İlişkiler alanında yapılan çalışmaların son çeyrek yüzyıllık dilimine damgasını vuran küreselleşme, çoğunlukla geleceğe dair iyimserliğin üzerine inşa edildiği, hatta kimi zaman da “kutsallaştırılan” bir kavrama dönüşmüştü. Dünyanın küçük bir köy hâline gelmesinin, devletler arasındaki katı sınır rejimlerinin gevşetilmesinin, ticaretin uluslararası boyutlarındaki olağanüstü gelişmelerin, ideolojik çatışmaların ortadan kalkmasının ve diğer birçok küreselleşme bağlantılı gelişmenin, dünyaya huzur ve barış getireceğine neredeyse “iman etmiş” olanların, bugün şahit olduğumuz kaotik ortam karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğramış olmalarından daha tabii ne olabilir? Halbuki küreselleşmenin ‘olumlu’ veçhelerini mütemadiyen göklere çıkararak, ‘küreselleşen’ dünyada insanlığın nasıl büyük bir uyum içinde ve ortak değerler temelinde yaşayacağı masallarını anlatanların aslında sadece kendi çıkarları peşinde koştukları başından beri apaçık ortadaydı. Ana akım uluslararası ilişkiler çalışmalarının pompaladığı Batı-merkezli yeni dünya tasavvuruna direnen az sayıda akademisyen, yaşanmakta olanların zenginin daha zengin ve ceberut, fakirin ise daha perişan ve mağdur olacağı günleri getireceğini savunup durdular. Modaya kapılıp giden ve bugün hayal kırıklığı yaşadıklarını gizlemeyerek bilimsel toplantılarda ümitsizce ‘barışı arayanların’ büyük bölümü ise, kendilerine benimsetilmiş ‘küreselleşme misyonerliğinin’ gereğini yerine getirip dünya çapındaki iktisadi ve siyasi hakimiyetlerini devam ettirenler için ne kadar da ‘kullanışlı’ olduklarını ispat etmiş oldular.

Batı’da doğmuş bir disiplin olarak uluslararası ilişkiler büyük oranda Batı merkezli olarak gelişti. Öyle olunca da, ABD ve bir ölçüde AB ülkelerinin öncelikleri, bakış açıları, çıkarları ve beklentileri uluslararası ilişkilerle uğraşanların ekseriyetinin analizlerinin ana çerçevesini oluşturdu. Bu durum neredeyse uluslararası ilişkiler disiplini için ‘fabrika ayarı’ hâline geldi. Dünyadaki gelişmelere farklı açılardan ve farklı teorik perspektiflerden açıklama getirmeye çalıştıklarını iddia edenlerin çok azı Batı-merkezli olmayan kaynaklardan beslendi.

Uluslararası İlişkiler disiplininin günümüzdeki en büyük açmazı, dünyada ‘barışı ararken’, barışı ortadan kaldıranların, çatışmayı körükleyenlerin, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası barış ve güvenliği tesis için kurulmuş teşkilatları kendi çıkarları dışında kullandırtmayanların ürettiği ve yaydığı paradigmanın dışına çıkamıyor oluşları. Küresel barış ve istikrar, çatışma ve düzensizlikten beslenenlerin geliştirdiği kavram ve söylemlerle temin edilemez. Uluslararası İlişkiler alanında çalışanların da artık bu gerçeği fark ederek, ‘fabrika ayarlarını’ değiştirmeleri gerekiyor.

Bu yönde en önemli kımıldanmalar aralarında Türkiye’nin de bulunduğu orta büyüklükte stratejik ülkelerdeki uluslararası ilişkiler akademisyenleri arasında yaşanıyor. Brezilya’dan Japonya’ya, Malezya’dan Güney Afrika’ya söz konusu ülkelerde şekillenmeye devam eden yeni Uluslararası İlişkiler yaklaşımları, Batı-merkezli hakim paradigmayı değiştirebilir mi bilmiyorum. Ama şu bir gerçek ki, mevcut çerçevenin dışına çıkarılmadıkça, uluslararası ilişkiler disiplini çaresizliği ve çözümsüzlüğü geniş kitlelere yaymanın ötesine geçemeyecek…

Pin It on Pinterest