Prof. Dr. Çağrı ERHAN

Avrupa Birliği ile müzakerelerde ilk on yılın ardından (27.09.2015) Türkiye Gazetesi

Yeni Avrupa Birliği Bakanı Prof. Dr. Beril Dedeoğlu son derece anlamlı bir tarihte görevine başladı. 3 Ekim 2005’te resmen başlatılan Türkiye-AB katılım müzakereleri önümüzdeki hafta ilk on yılını doldurmuş olacak. ‘İlk on yıl’ ifadesi belki kulağa hoş gelmiyor. Sanki bundan sonra da yeni ‘on yıllar’ katılım için beklemekle geçecekmiş gibi bir izlenime sebep oluyor. Ama mevcut süratiyle ilerlediği takdirde yeni on yılları da yeni fasılların ne zaman açılacağını bekleyerek geçirmemiz korkarım ki, kaçınılmaz.

Müzakereler törenle başlatıldığında yapılan yorumları ve açıklamaları dün gibi hatırlıyorum. İnternetten dönemin gazetelerini hızlı bir şekilde tararsanız müzakerelerin muhtemel süresi hakkında kimlerin neler söylemiş olduklarını sizler de görebilirsiniz. Bazı AB uzmanlarımız müzakerelerin en fazla beş yıl süreceğini ve Türkiye’nin en geç 2010’da AB üyesi olacağını müjdelemiş, daha temkinli olanlar ise İspanya ve Portekiz’in müzakerelerinin sekiz yıl sürdüğü, dolayısıyla Türkiye’nin en erken on yılda AB’ye üye olabileceği yorumunu yapmışlardı. Bu hafta itibariyle on yıl da dolmuş oldu. Henüz ufukta üyelik gözükmediği gibi AB ile ilişkilerin üyeliğe mi, yoksa başka türden bir ilişki biçimine mi doğru yön alacağı hakkındaki şüpheler de artmış durumda.

Görünen o ki, on yıllık müzakere sürecimizde Türkiye’de AB üyeliğine duyulan heyecan ve istek erozyona uğradı. Müzakerelerin başlangıç döneminde, daha kesin konuşmak gerekirse 2007’ye kadar, neredeyse her adımımızı AB’ye üyelik hedefine bir an önce ulaşmak için atıyorduk. Önce bir duraksama yaşandı. Ardından da AB konusu hem yönetim hem de halk nezdinde önceliğini yitirdi. Akademik alanda bile AB konularını çalışanların sayısında azalma yaşanırken, AB ile ilgili lisansüstü programlara evvelce duyulan ilgi ortadan kalktı. Prof. Dedeoğlu yıllarını AB çalışarak geçirmiş olan çok iyi bir akademisyen olarak, akademik dünyamızda AB çalışmalarının özellikle son yedi sekiz yıl içinde nasıl irtifa kaybettiğinin herhalde en yakın şahitlerindendir.

Türkiye’nin AB rotasından sapmasının birçok sebebi sayılabilir. Ama şüphesiz Orta Doğu’da yaşananlar bunlar arasında en çok öne çıkıyor. Türkiye’nin Orta Doğu ile ilişkilerini yeni bir modele oturtmaya çalıştığı 2008-2010 döneminde AB ile ilişkiler dış politika hedefleri arasındaki ayrıcalıklı yerini zaten kaybetmeye başlamıştı. Diğer yandan AB’nin yaşadığı üç önemli krizin de etkisi unutulmamalı. 2008’de dünyayı kasıp kavurmaya başlayan mali kriz AB üyelerini de vurmuştu. Eş zamanlı olarak Brüksel derinleşme ve genişleme krizlerini yaşamaya başladı. Tüm bunlar Türkiye gibi büyük bir ülkeyi AB üyesi yapma konusundaki istekleri azalttı. Dolayısıyla müzakereler sadece Türkiye’nin tercihlerinden dolayı değil, AB’nin Türkiye’ye yönelik bakış açısını değiştirmesinden dolayı da yavaşladı. 2010’dan sonra ise Türk dış politikası büyük ölçüde ‘Arap Baharı’ fırtınasına tutuldu. Güney sınırlarımızın ötesinde yaşanan olağanüstü gelişmeler AB konusunun önüne geçti.

Müzakerelerin yavaş ilerlemesinden söz ederken Kıbrıs’a değinmeden olmaz. Belki de çok önce açılabilecekken bugüne kadar müzakereye açılmayan sekiz faslın, Türkiye’nin liman ve havalimanlarını Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bandıralı gemi ve uçaklara kapalı tutmasından dolayı bloke edilmiş olduğunu hatırlayalım. Ama ‘liman ve havalimanları açılmış olsaydı müzakereler bugüne kadar tamamlanır ve Türkiye AB’ye üye olur muydu?’ sorusuna da kolayca ‘evet’ cevabı vermek mümkün değil. Kıbrıs meselesi yıllardır olduğu gibi bugün de Türkiye’nin AB’ye üye olmasını kesinlikle istemeyen başta Almanya ve Fransa olmak üzere başka ülkeler tarafından bir bahane olarak kullanılmaya devam ediyor. Kıbrıs adasında taraflar bugün el sıkışıp anlaşsalar, tüm sorunlarını çözseler ve yeni bir ortaklık devleti kursalar, Türkiye de bu devleti tanıyarak diplomatik ilişki kursa bile, bunun müzakerelerin ivme kazanmasına çok büyük bir etkisi olacağını düşünmek zor. Hele AB ülkeleri şu günlerde ve muhtemelen önümüzdeki birkaç yıl boyunca mülteci konusuyla uğraşırken, iki milyonun üzerinde mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’nin üyelik sürecini hızlandırmayı sanırım pek düşünmeyecektir.

Beril Hoca -benden farklı olarak- müzakere sürecinin yavaşlamaya başlamasından sonra bile AB konusunda iyimserliğini hiç kaybetmedi. Uzun yıllardır Yönetim Kurulu üyeliği yaptığı Uluslararası İlişkiler Konseyi’nin toplantılarında bize Türkiye’nin neden AB’ye üye olması gerektiğini ve bu üyeliğin er ya da geç gerçekleşmesinin neden kaçınılmaz olduğunu uzun uzun anlatmaya devam etti. Umarım bakanlığı mümkün olduğunca uzun sürer ve AB konusundaki iyimser bakışın, Türkiye-AB ilişkilerinin geneline yeniden hakim olmasını temin edebilir…

Pin It on Pinterest