Prof. Dr. Çağrı ERHAN

“BİZİM DENİZ”İN KURBANLARI (30.08.2015) Türkiye Gazetesi

Hukuki niteliklerinin ne olduğuna Avrupa Birliği ülkelerinin bir türlü karar veremediği çaresiz insanlar Akdeniz’de hayatlarını kaybediyorlar. Gazetelerde her gün yeni bir trajik haber okuyoruz. Haber başlıklarında bile bir istikrar yok. Kimi zaman “yasa dışı göçmen” olarak isimlendiriliyorlar. Bazen onlara “mülteci” deniliyor. Kimi haberlerde “kaçak” tabiri tercih ediliyor.

Rakamlar korkunç. Arap ayaklanmalarının başladığı 2010’dan bu yana Akdeniz’i geçerek, yeni bir başlangıç yapmak üzere AB ülkelerine gitmeye çalışırken ölenlerin sayısı resmî verilere göre, aşağı yukarı 15000. Bu rakama kayıp kişiler dahil değil. “Aşağı yukarı” yazmak zorundayım. Zira neredeyse tüm siyasi belgelerinde insan hayatının kutsallığından bahseden önemli uluslararası kuruluşlar bu insanlar söz konusu olduğunda sağlıklı bir veri sunamıyorlar. Elbette bu aynı zamanda, derme çatma teknelere tıka basa yerleştirilen kişilerin kayıtlarının hiçbir yerde tutulmamasıyla da ilgili. Diğer yandan, yaşanmakta olan dramın devasa boyutlarını başta Avrupa’dakiler olmak üzere dünyadaki duyarlı kitlelerden saklamaya dönük sistematik bir çabanın varlığını da inkâr edemeyiz. Dahası bu çaba sadece AB kurumlarına veya AB üyesi devletlerin yönetimlerine mal edilemez. Meseleyi önemsiz hâle getirmeye çalışan, sıradanlaştıran, içini boşaltan, -dilim varmıyor ama- neredeyse “olağan vakalar” kategorisine indirgemeye tevessül etmiş gayet “bilinçli” bir medya sektörü de üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor!

Tüm olanlar, AB’nin Akdeniz’e “Bizim Deniz/Mare Nostrum” yakıştırmasını yapmasının gerçek sebeplerini ortaya çıkarıyor. Önce Romalılar kullanmıştı bu tabiri. 20. yüzyılda, Mussolini liderliğindeki İtalyan faşistleri pek sevdiler Akdeniz’i kendilerinin sayma düşüncesini. Şimdi de Akdeniz, AB üyesi sabık Libya ve Arnavutluk işgalcisi İtalya’dan mülhem yenilenmiş, güncellenmiş bir “Mare Nostrum” tahayyülü inşa ediliyor Avrupa fikir çevrelerinde. Bu öylesine bir “Bizim Deniz” ki, sadece “bizim”, yani Avrupa’nın. “Hepimizin Denizi” değil, “müştereğimiz” değil, “ortak alanımız” değil, “bizim” yani “sizin” olmayan.

Akdeniz, AB için sadece kaynaklarından istifade edilecek bir zenginlik alanı değil, aynı zamanda Avrupa’yı “dış tehditlerden” muhafaza edecek doğal bir engel. Çağdaş AB güvenlik perspektifinin en önemli tehdit algılarından biri her gün binlercesi Akdeniz’i geçmeye çalışan bu zavallı insanlar.

Halbuki yaklaşık 20 yıl önce başlatılan ve daha çok Barcelona Süreci olarak bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı başarıya ulaşabilseydi belki de bugün Akdeniz’in binlerce insana toplu mezar olmasının önüne geçilebilecekti. 2005’te dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Sarkozy, Barcelona Süreci’nin muhtevasını ve hedeflerini ters yüz edip, “Akdeniz İçin Birlik” adı altında, neredeyse tamamen Avrupa’nın Kuzey Afrika’dan algıladığı “tehditleri” bertaraf etmeye dönük bir güvenlikçi strateji geliştirmemiş olsaydı, Kuzey Afrika’da daha demokratik ve gelirin daha adil biçimde halka yansıtıldığı yönetimler var olabilecekti. Tabiatıyla bu da Avrupa’ya gitmeye çalışanların sayısında bir azalmaya sebep olacaktı.

Çok acı ama elan Brüksel’in Kuzey Afrika politikasının odağında, bölgenin işe yarar tüm kaynaklarının kontrol edilmesi ve Akdeniz’in “barbar kavimler” ile “medeni dünya” arasında geçilemez bir engel olma vasfının güçlendirilmesi yer alıyor. Sanki Kartacalı Hanibal’in ordusu fillerinin sırtlarına binmiş Capitol’ü yıkmaya geliyor da, bugünün Yaşlı Cato’ları Senato’da “Carthago delenda est/Kartaca yok edilmelidir” cümlesiyle biten nutuklar atıyorlar. Neredeyse, Akdeniz’in azgın sularına gömülen her tekneyi istilacı güçleri eski kıtaya taşıyan birer çıkarma gemisi gibi gören aşırı sağcı bazı AB siyasetçilerinin her birinin bilinçaltlarında kendilerini Pön Savaşları’nın muzaffer kumandanı Scipio Africanus’la özdeşleştirme hevesi var.

Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yaşananları bir “Hilal-Salip” mücadelesi olarak kabul ve takdim etmekte beis görmeyen birtakım modern Haçlı müsveddeleri, bir öncekilerden daha da tehlikeli. Bu düşüncelere sahip olanlar bir yandan binbir renk, inanç ve felsefi düşüncenin uyum içinde bir arada yaşadığı bir barış kıtası kurma idealinin köklerine kibrit suyu döküyorlar, diğer yandan da kendileriyle iş birliği yapmaya hazır anti-demokratik rejimleri gözlerini kırpmadan desteklemeye devam ederek, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki rüşeym hâlindeki demokratikleşme çabalarını tamamen yok ediyorlar.

İstatistikleri dikkate aldığımızda, bugün bitmeden en az on insan daha Avrupa’ya geçmek isterken Akdeniz’de hayatını kaybedecek. Hiçbirinin ismi haber bültenlerinde yer almayacak. Faciayla sonuçlanan her “umuda yolculuk” sonrasında ölü ve kayıp sayılarına yenileri eklenecek.

Vebali kimin boynuna?

…..

30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun.

Pin It on Pinterest