Prof. Dr. Çağrı ERHAN

BU ANLAŞMAYA DAİR ENDİŞELERİM VAR (19.07.2015) Türkiye Gazetesi

İran’la BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya arasında imzalanan anlaşma “tarihî” olarak nitelendiriliyor. Hem büyük güçler hem de İran, söz konusu anlaşmanın kendileri açısından önemli bir başarı olduğunu ifade ediyorlar. Türkiye de, taraflar arasında nükleer konularda böyle bir uzlaşmaya varılmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Bu anlaşmaya aşırı anlam yüklenmesinden endişeliyim.

Endişem, İran’ın nükleer silah üretemeyecek oluşuyla ilgili değil. Aksine, anlaşma hükümlerine göre nükleer silah üretme kapasitesini tamamen ortadan kaldıracak ve hâlihazırda ürettiği zenginleştirilmiş uranyumu tarafsız bir yere nakledecek olan İran’ın nükleer bir tehdit unsuru olmaktan çıkacak olması olumlu bir gelişme. Fakat nükleer anlaşmaya öyle anlamlar yükleniyor ki, bunların gerçekleşmesi durumunda Türkiye’nin milli menfaatlerinin şu veya bu şekilde zarar göreceğini düşünüyorum.

Neredeyse herkes İran’ın kısa sürede Batı dünyasına eklemleneceği yorumunu yapıyor. Gerçekten de, yıllardır ambargolara maruz kalan İran, bu anlaşmaya harfiyen uyduğu takdirde, tedrici bir şekilde Batı ile olan ilişkilerini düzeltebilir. Önce AB ülkeleriyle ardından da ABD ile kontrollü ama öncekiyle mukayese kabul etmeyecek seviyede yoğun bir siyasi ve ekonomik ilişkiye girebilir. Bu durum Türkiye’nin işine gelir mi?

Bölgemizi düşünün. Orta Doğu’nun en güneyinden en kuzeyine kadar Türkiye ile İran’ın siyasetlerinin örtüştüğü tek bir alan var mı? Bırakın siyasetlerin örtüşmesini, bu iki ülkenin birbirlerine rakip olmadıkları tek bir alan var mı? Yemen de İran’ın mezhepçi siyasetine karşı, Türkiye ülke bütünlüğünü destekliyor. Ankara, Suriye’de hiç tereddüde yer vermeyecek şekilde Esad’ın yanında olan İran’la 180 derece zıt bir noktada. Türkiye’nin ne Lübnan ne de Irak politikaları İran’ınkilere yakın.

Ambargolara ve Batı dünyasıyla karşı karşıya gelme riskine rağmen Orta Doğu’yu mezhepçi zihniyetle karıştırmaktan geri durmayan İran’ın, Batı ile ilişkilerini yoluna sokmaya başladığında nasıl bir tavır içinde olacağını sanıyorsunuz ki? Bölgede daha barışçıl, daha uzlaşmacı ve iş birliğine açık bir İran bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Nükleer ya da konvansiyonel silahlara sahip olmaktan bağımsız olarak, İran mevcut siyasetini, bazen Şiiliği araçsallaştırarak, bazen Fars milliyetçiliğini öne çıkararak devam ettirecek. Bunun, 1979’da iktidarı ele geçiren kadroyla da ilgisi yok. Şah tarafından yönetilirken de, özellikle 1960’lardan başlayarak İran Körfez’in hâkimi olma hedefine dönük adımlar atmakta ve bölge yönetimlerinde rahatsızlığa sebep olmaktaydı. Endişem şudur ki, ambargolardan kurtulan, yurt dışı hesaplarda bloke edilmiş yaklaşık 100 milyar dolarlık servetinin kullanım hakkını yeniden elde eden, uluslararası alandaki yalnızlığından kurtulan İran, Türkiye’nin en büyük bölgesel rakibi olarak yükselecek.

İşin bir de iktisadi boyutu var. Türkiye’nin İran’la ticaret hacminin son 10 yılda katlanarak arttığı doğrudur. Ama kimin lehine? Bize sattığı pahalı doğalgaz sebebiyle ikili ticaret dengesinde İran hâlâ daha kârlı durumda. Türkiye’den mal almak yerine, ambargolara rağmen başka ülkelerle ticaretin yolunu arayan İran, ambargo cenderesinden kurtulduğunda mı Türkiye’den mal almaya başlayacak? Naif olmayalım. Başta AB ülkeleri olmak üzere tüm dünya İran pazarına girmek için yarışacak. Türkiye süratle İran’a mal satan değil, Batı’dan gelen malların transit olarak üzerinden geçtiği bir ülkeye dönüşecek. İş adamlarımız ise -geçmişte havaalanı işletmeciliği ve telekomünikasyon sektörü başta olmak üzere- İran’da başlarına neler geldiğini hatırlayarak son derece temkinli hareket edecekler.

İktisadi alanın bir diğer veçhesi de yatırımlar. Ambargolar nedeniyle, güçlü ekonomiye sahip Batılı ülkelerden yatırım alamayan İran, Batı’yla yakınlaşma sürecinin sağlıklı işlemesi durumunda yeni popüler yatırım alanı haline gelebilir. Yatırımcılar, İran’da işlerin gerçekten değiştiğine ikna oldukça, daha büyük miktarda yatırımlarını bu ülkeye yönlendirebilirler. Bu ise, Türkiye’nin almakta olduğu doğrudan dış yatırımın azalmasına sebep olabilir.

İran’ın Batı’yla ilişkilerinin düzelme yoluna girmesinin, Türkiye ile bu ülke arasında bölgesel konularda iş birliğinin güçlenmesine uygun bir zemin hazırlayacağı yorumlarını gülümseyerek dinliyor ve okuyorum. Son 500 yıldır rekabeti gerçek iş birliğine dönüştüremeyen bu iki bölgesel güç, bundan sonra neden birbirleriyle dayanışma içine girsinler? Ya da Batı dünyası, kendisine “hayır” demeyi öğrenmeye başlayan Türkiye ile kerhen de olsa “evet” demeye başlayan İran’ın bir araya gelmesini ister mi?

Yine de “hayırlı olsun” diyelim. Endişelerimin boşa çıkmasını, ortalığın güllük gülistanlık olmasını ben de istiyorum.

Madem “Gülistan”dan dedik, Sadi-i Şirazi’yi hatırlayarak bitirelim:

“Düşmanı dostundan fazla olan kişinin, düşmanı şen, dostu mahzun olur.”

Pin It on Pinterest