Prof. Dr. Çağrı ERHAN

İsrail’de hükümet krizi ve ayrımcılık (07.12.2014) Türkiye Gazetesi

07.12.2014İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, koalisyon ortağı partilerin liderleri olan Adalet ve Maliye bakanlarını görevlerinden almasıyla ülke yeni bir genel seçim atmosferine girdi. Yasama organı Knesset’i feshetme kararı alan Netanyahu, 17 Mart’ta yeni hükümetin oluşabilmesi için seçim yapmayı planlıyor.

Netanyahu, Yeş Atid Partisi Genel Başkanı Yair Lapid’i Maliye Bakanlığı; Hattuna Partisi Genel Başkanı Tzipi Livni’yi de Adalet Bakanlığı görevlerinden alırken, söz konusu iki koalisyon ortağının kendisine karşı bir darbe yapmaya teşebbüs ettiklerini söyledi. Mart 1949’da kurulan ilk hükümetten bu güne, bir kez hariç hep koalisyonlarla yönetilen İsrail’de ilk defa bir koalisyon böylesine ağır siyasi ithamlar sebebiyle dağılıyor.

Başka sebepler de olsa, bu durumun ortaya çıkmasının asıl sebebi koalisyon ortakları Lapid ve Livni’nin itirazlarına rağmen Netanyahu’nun İsrail Parlamentosu’na (Knesset), İsrail Yahudilerin tarihî anavatanıdır düzenlemesini içeren bir yasa teklifi sunması oldu.

Netanyahu’nun bu adımı hem İsrail’de yaşayan Araplar hem de bunun İsrail’in iç barışı için tedavisi mümkün olmayan bir yara olacağını düşünen nispeten ılımlı partiler tarafından eleştirildi. Başta AB ülkeleri olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde de, apartheid (ırk ayrımcılığı) uygulamasının hortlatılması olarak nitelendirilen bu girişimin engellenmesi için siyasi kampanyalar başlatıldı. Fakat Knesset’te yer alan aşırı sağcı ve dinci partilerin desteğiyle bu teklifin yasalaşmasına kesin gözüyle bakılıyordu.

Mevcut kriz, İsrail açısından iki önemli hususu bir kez daha gözler önüne serdi:
Birincisi, Filistin Devleti’ni tanıyan Avrupa parlamentolarının sayısı arttıkça ve dünyada Filistinlilerin haklı davasına olan destek halesi genişledikçe, İsrail aşırı sağının daha fazla saldırganlaştığı gerçeği. Dışarıdan gelen tüm tepkilere kulağını tıkayan bu partiler, İsrail’i etnik temelli, ırk ayrımcısı bir devlete dönüştürmeye çalışıyorlar. Sadece Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan ve İsrail vatandaşlığı taşımayan Filistinlileri değil, İsrail vatandaşı olan, İsrail devletine vergi ödeyen, Knesset’te temsil edilen Yahudi olmayan tüm etnik grupları da tamamen dışlıyorlar. 

Yasalaşması amaçlanan düzenlemeye dikkatlice bakıldığında Musevilerden değil Yahudilerden bahsedildiği görülüyor. Bu maksatlı bir tercihtir. Yaygın kanaatin aksine, tüm Museviler Yahudi olmadığı gibi, tüm Yahudiler de Musevi değildir. Daha net söyleyeyim: Yahudilik etnik bir terimdir, Musevilik ise dinî. Babil sürgünü öncesinde Musevilik henüz evrensel bir karakter taşımaktayken, seçilmiş halk, kıyametten önce gelecek Kurtarıcı gibi inançlar Museviliğin ayrılmaz unsurları haline gelmemişken, etnik olarak İsrail oğullarından gelmeyen yani Yahudi olmayan Museviler de vardı. Buna net örnekler, Etiyopyalı Falaşalar ve Karay Türkleridir. İleriki yüzyıllarda, Musevilik ile Yahudilik neredeyse özdeşleştirildi. “Seçilmiş Halk”ın sadece Yahudiler olduğu düşüncesi kendi aralarında yerleşti.

Bugün gelinen nokta tam da bu anlayış üzerine inşa ediliyor. Yani diyor ki Netanyahu ve onun gibi düşünenler: Musevilik dininin esaslarına iman etmemiş olsa da bir insan Yahudi ise, İsrail onun ana vatanıdır ve sadece onun ana vatanıdır. Binlerce yıldır bu topraklarda otursalar bile, Yahudi etnisitesinden olmayanlar için İsrail bir ana vatan olamaz. Olsa olsa, İsrail vatandaşı olarak diğerleriyle eşit haklardan yararlanırlar. Baştan ikinci sınıf olmaya mahkûm edilmiş nüfusun yaklaşık %25’ini oluşturan 2 milyonluk bir kitle, nasıl olur da eşit vatandaşlıktan faydalanabilir? Burası muamma.

İsrail’deki siyasi krizin gözler önüne serdiği bir diğer husus ise, 19. Yüzyılın sonundan itibaren biçimlendirilen ve İsrail Devleti’nin kuruluş felsefesi haline getirilen Siyonizmin, tüm ırkçı ve ayrımcı yönleriyle birlikte günümüz İsrail’inde kutsandığı gerçeğidir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1975’te aldığı 3379 sayılı kararla Siyonizm bir ırkçılık ve ırk ayrımcılığı biçimidir şeklinde tanımlanmıştı. 1991’e kadar her yıl yeniden alınan bu karar, İsrail’in ayrımcı uygulamalarına karşı hiç olmazsa vicdani bir küresel duruşu sembolize ediyordu. Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra ABD’nin girişimiyle artık bu karar alınamaz oldu. İsrail hükümetleri Siyonizmi, kendi milli ideolojileri olarak yeni kuşaklara benimsettiler. Yahudi olmayan herkese karşı ayrımcılık yapılmasını bir hak olarak gören kuşaklar yetişti.

İsrail’deki duyarlı kesimlerin -hükümetin bozulması sürecindeki gibi- bu duruma cılız da olsa, ellerinden geldiğince karşı durabilmeleri önemlidir. Ama BM düzeyinde yeni bir duyarlılık dalgası oluşturulmadıkça İsrail partilerinin çoğunluğu ayrımcılığı hukuksal zemine tam olarak yerleştirmekten yana görünüyorlar. İsrail’in fiili ırk ayrımcılığı artık hukuksal bir kılıfa bürünüyor. Orta Doğu’da, eski Güney Afrika’yı hatırlatan bir apartheid rejimi yükseliyor.

Pin It on Pinterest