Prof. Dr. Çağrı ERHAN

Japonya, dış politikada ABD’ye tam itaat içinde (20.07.2010) Türkiye Gazetesi

AMERİKA’NIN SÖZÜNDEN ÇIKMADI İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’yı yöneten hükümetler, dış politikada ABD ile yüzde yüz örtüşen önceliklere sahip olmuş, bir başka deyişle asla Amerika’nın sözünden çıkmamıştı. George Bush liderliğindeki Cumhuriyetçilerin iktidara gelmesiyle ABD’nin Japonya’dan beklentileri değişmeye başladı. Japonya Başbakanı Koizumi, ABD ziyareti sırasında Başkan Bush tarafından askerî törenle karşılanıyor. ZİHİNLERDEKİ İŞGAL ABD’nin Japonya’daki askerî işgal yönetimi hukuken sona ermiş olsa da, Japon siyasetçilerinin ve bürokrasisinin zihinlerindeki işgal halen sürüyor. ABD’NİN 51. EYALETİ Mİ?Uluslararası ilişkiler alanında çalışan pek çok Japon akademisyenin, son zamanlarda “Japonya ABD’nin 51. Eyaletidir” demeleri boşuna değil. İkinci Dünya Savaşı’nı trajik bir biçimde kaybettikten sonra ABD’nin işgaline uğrayan Japonya, bu ülkeyle yaptığı anlaşmayla tüm savunmasını Amerikan ordusuna emanet etmişti. 1930’ların başından itibaren izlediği yayılmacı ve militarist politikalara bir nevi ceza olarak da Japonya’nın silahlı kuvvetler kurması, doğrudan 1947 anayasasına koyulan bir madde çerçevesinde yasaklanmıştı. Aslında Japonya’nın silahlı kuvvetlere sahip olmaması, bir ölçüde İkinci Dünya Savaşı’nın yaralarını hızlı biçimde sarabilmesinin ve 1980’lerde dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine sahip olabilmesinin de ana sebeplerinden birini oluşturmuştu. Zira askerî harcamaları sadece kısıtlı sayıda kıyı ve iç güvenlik birimlerinin ihtiyaçlarının karşılanmasıyla sınırlı olan ülke, silahlanma yerine, eğitim, sağlık, teknoloji geliştirme (inovasyon) gibi alanlara olağanüstü yatırımlar yapmış ve Uzak Asya’da bir refah toplumu meydana getirebilmeyi başarmıştı. YENİ BEKLENTİLER Savaşın sona ermesini takip eden 65 yıl boyunca Japonya dış politikasında da “pasifist” (barışçı) bir tavır sergilemişti. Ülkeyi yarım yüzyıldan fazla yöneten Liberal Demokrat Parti (LDP) hükümetleri, dış politikayla ABD ile yüzde yüz örtüşen öncelikler tanımı yapmış, bir başka deyişle asla Amerika’nın sözünden çıkmamıştı. Özellikle 1970’lerin ortalarından itibaren, Japon dış politikasında “insani güvenlik” kavramı ön plana çıkmaya başladı. Bu çerçevede, yine ABD’nin talepleri, hedefleri ve çıkarlarıyla uyumlu biçimde Japon Uluslararası İşbirliği (JICA) başta olmak üzere, çeşitli Japon kurumları üzerinden kalkınmada sorunlar yaşayan ya da Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Batı’yla bütünleştirilmesi arzu edilen ülkelere milyarlarca dolarlık yardım yapıldı. Bu çerçevede JICA’yı Orta Asya’dan, Batı Şeria’ya, Afganistan’dan Afrika’ya kadar çok geniş bir alanda görmek mümkündü. JICA o kadar başarılı oluyordu ki, rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nı (TİKA) 1992’de kurdururken, büyük ölçüde JICA’yı model olarak almıştı. Bu türden faaliyetleriyle Japonya, Bill Clinton döneminde ABD dış politikasında öne çıkan yumuşak güç unsurlarını ABD için başarılı bir biçimde uygulayan bir ülke görüntüsü sergilemekteydi. George Bush liderliğinde Cumhuriyetçilerin iktidara gelmesiyle ABD’nin Japonya’dan beklentileri değişmeye başladı. Amerika, Japonların artık sadece “yumuşak güç” unsurlarıyla kendilerine katkı sağlamasıyla yetinmemekte, Japonya’nın “uluslararası terörle mücadele”den, Pasifik bölgesinin savunulmasına kadar pek çok askerî alana daha aktif bir biçimde katkı sağlamasını istiyordu. Nitekim ABD’nin talebiyle Japonya 2003 sonunda 750 kişilik “askerî” birliği Irak’a gönderdi. ÇİN’E KARŞI İTTİFAK Obama döneminde de ABD’nin Japonya’dan yeni beklentilerinden vazgeçtiğini söylemek mümkün değil. Bir kere, ABD Japonya’daki askerî varlığını -sahip olduğu tüm ayrıcalıklarla birlikte- sürdürmek istiyor. 2009 seçim kampanyası sırasında “ABD’nin Okinawa’daki üssünü kapatma” taahhüdünde bulunarak seçimi kazanan ve Liberal Demokrat Parti’nin 54 yıllık hükümetine son veren Japon Demokrat Partisi (DP), ABD’nin sert tepkisi üzerine geri adım atmak zorunda kaldı. Koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti’nin DP’nin fikir değiştirmesi üzerine hükümetten ayrılmasının ardından, Başbakan Yukio Hatoyama 2 Haziranda görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Bu örnek bile, ABD’nin Japonya üzerinde ne kadar büyük bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan, Japonya Anayasası’ndaki “silahlı kuvvetler kurmayı yasaklayan” 9. maddenin değiştirilmesiyle ilgili tartışmalar da devam ediyor. ABD’nin Japonya’daki üslerini açık tutmakla birlikte, Japonların bölgenin savunulması için bir ordu kurmalarını kapalı kapılar ardında teşvik ettiğini iddia eden çok sayıda yayın yapılıyor. ABD bu sayede hem gelecek dönemde Pasifik bölgesindeki en büyük rakibi olacak Çin’e karşı, güçlü bir askerî müttefik elde etmiş olacak, hem de Japonya ordusunun kurulması sırasında gerekli mühimmat büyük ölçüde Amerikan şirketlerinden tedarik edileceğinden, azımsanamayacak miktarda bir maddi kazanç da elde etmiş olacak. Hâlihazırda ABD, Japonya’nın “Öz Savunma Kuvvetleri” adındaki birliklerini Amerikan silahıyla donatıyor. Bu birliklerin kullanımındaki Skorsky helikopterleri ve F-15 savaş uçakları ABD’nin verdiği lisansla Mitsibushi firması tarafından üretiliyor. “Öz Savunma Kuvvetleri” son yıllarda hızla yeni ve etkili silahlara sahip oluyor. ZİHİNLERDEKİ İŞGAL Yine de, bugün için Anayasa’nın değiştirilmesi siyasetin görünür gündeminde yer almıyor. Ne LDP ne de DP ABD ile ilişkiler konusunda radikal açılımlar içine girebilecek durumda değil. Görünen o ki, ABD’nin Japonya’daki askerî işgal yönetimi hukuken sona ermiş olsa da, Japon siyasetçilerinin ve bürokrasisinin zihinlerindeki işgal halen sürüyor. Uluslararası ilişkiler alanında çalışan pek çok Japon akademisyenin, “Japonya ABD’nin 51. Eyaletidir” demeleri boşuna değil.

Pin It on Pinterest