Prof. Dr. Çağrı ERHAN

İmtiyazlı ortaklık masaya gelebilir! (13.07.2010) Türkiye Gazetesi

13 FASIL AÇILDI Türkiye, AB ile müzakerelere başladığı Ekim 2005’ten bu güne 13 fasıl açmaya muvaffak olarak, müzakere sürecinin üçte birlik bölümünden fazlasını tamamlamış oldu AB’YE İLGİ AZALIYOR Er-geç AB’ye üye olacağımızı düşünenlerin sayısında giderek azalma olurken, “imtiyazlı ortaklık” konusunun, bir gün masaya gelebileceğini hesaba katmak gerekiyor ORTAK BASIN TOPLANTISI Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” faslının İspanya’nın dönem başkanlığının son gününde müzakereye açılmasının ardından İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos (ortada) ve AB’nin Genişlemeden Sorumlu üyesi Stefan Fule ile ortak bir basın toplantısı düzenledi İspanya’nın dönem başkanlığının son gününde “Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” faslının müzakereye açılmasıyla, herhangi bir engellemeye takılmadan AB ile müzakere edilebilecek sadece üç fasıl kaldı. Diğerleri, başta “Türkiye’nin liman ve havaalanlarını Kıbrıs Rum Kesimi bandıralı uçak ve gemilere açmaması” olmak üzere çeşitli gerekçelerle kapalı tutuluyor. Böylece Türkiye AB ile müzakerelere başladığı Ekim 2005’ten bu güne 13 fasıl açmaya muvaffak olarak, toplam 56 ayda müzakere sürecinin üçte birlik bölümünden fazlasını tamamlamış oldu. İlişkiler bu hızla devam ederse, geriye kalan üçte ikilik kısmın da 2020’den önce tamamlanması beklenebilir! Önümüzde, her biri altı aylık dönemler için olmak üzere sırasıyla, Belçika, Macaristan, Polonya ve Danimarka’nın dönem başkanlıkları var. Türkiye’nin “öncelikli” hedefinin, 2011 ortasına kadar, açılabilecek üç müzakere faslını daha açmak olduğu anlaşılıyor. Zira Temmuz 2012’de Kıbrıs Rum Kesimi’nin dönem başkanlığı başlayacak. Türkiye’nin, resmen tanımadığı bir ülkenin AB dönem başkanlığı sırasında nasıl bir tavır takınacağını herhalde bugünden düşünmeye başlaması gerekiyor. ÇİFTE STANDART MI? Aslında sözü hiç uzatmaya gerek yok. AB ile işler iyi gitmiyor. Bunun hem Türkiye’den hem de AB’den kaynaklanan yapısal ve kronik sebepleri var. 1959’daki başvurumuzun üzerinden 51 yıl geçmişken, hâlâ “sınırlı sayıda faslı müzakere edebilen ülke” konumundaki Türkiye’nin, kendisinden çok sonra AB’ye üyelik için müracaat etmiş olan ülkelerin gerisinde kalması herhalde sadece “AB’nin çifte standardı” ile izah edilemez. ABD’nin eski başkanlarından Bill Clinton’ın, dönemin hükümetinin yoğun talebi üzerine 1990’ların sonlarında yaptığı gibi, mevcut ABD Başkanı Barack Obama da, AB başkentlerine, “Türkiye’yi daha fazla bekletmeyin. Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmayın” mesajı vermeye başladı. Demek ki, Washington Türkiye’nin AB’ye üye olmasını hâlâ bir Batılılaşma projesi olarak görüyor; AB’nin Türkiye’yi dışlamasını, “eksen kayması” iddiasının bir sebebi olarak yorumluyor. Diğer yandan, demek ki, Ankara hâlâ bir ABD Başkanı’nın AB üyelerini uyarmasının işe yarayabileceğini düşünerek, Washington’dan bu yönde taleplerde bulunuyor. Hâlbuki AB ile var olan sorunların çözülme yeri Washington değil, Brüksel. Ankara’nın destek alması gereken kişiler ABD’de değil, AB ülkelerinin başkentlerinde oturuyorlar. Türkiye’nin bir gün AB’ye üye olacağını düşünenlerin sayısında her geçen gün azalma yaşanırken, 12 Eylül’de yapılacak referandumun Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde, çoğu AB Komisyonu’nun yıllık İlerleme Raporlarında talep edilen değişiklikleri ihtiva ettiğinden bahsetmeye hiç kimse ihtiyaç duymuyor. Söz konusu referandum 5 yıl önce yapılıyor olsaydı, muhtemelen “AB’ye girişin anahtarı” olarak takdim edilirdi. Halkta AB’nin bir karşılığı kalmadığı için, Hükümet de, Anayasa Değişikliği Paketi ile AB arasında bir bağ kurmayı çok fazla tercih etmiyor. 4 MUHTEMEL GELİŞME AB ile ilişkilerdeki mevcut belirsizlik mutlaka aşılmalıdır. Önümüzde dört ihtimal duruyor: Birincisi, 27 AB ülkesinin hükümetlerinin, ABD’den gelen “baskıları” da dikkate alarak, Türkiye’ye bugüne kadar haksızlık yapıldığını düşünmek suretiyle, müzakereleri hızlandırmaya karar vermeleri. Bu ihtimalin uzun vadede dahi gerçekleşmesi mümkün değil. İkincisi, Türkiye’nin sekiz müzakere faslını açabilmek adına, Kıbrıs Rum Kesimi bandıralı ulaşım araçlarına Türkiye’ye giriş izni vermesi. Kendisini KKTC’ye uygulanan izolasyonların kaldırılmasıyla çok fazla bağlayan Hükümetin, iç siyasi dengeler de dikkate alındığında, böyle bir adım atması söz konusu olamaz. Üçüncüsü, şimdiki durumun devam etmesi. Yani ne AB tarafının, ne de Türkiye’nin, üyelik sürecini hızlandıracak adımlar atmadan, “dur bakalım ne olacak?” şeklinde beklemeyi sürdürmeleri. Dördüncüsü, taraflardan birinin, ya da ikisinin birden, “imtiyazlı ortaklık” formülünü tartışmaya açması. Bugüne kadar sadece adı geçen ama içinde ne olduğunu bilmediğimiz bu kavramın içinin doldurulması. AB ile ilişkilerde mevcut durumun devam ettirilemeyeceğini, “imtiyazlı ortaklık” konusunun, istesek de istemesek de, bundan sonraki dönemde en önemli müzakere başlığını oluşturacağını düşünüyorum. “İmtiyazlı Ortaklık”ın içini kendi istediği gibi doldurmayı başarabilen Türkiye’nin, tam üyelikten bile daha kazançlı çıkabileceğine inanıyorum.

Pin It on Pinterest