Prof. Dr. Çağrı ERHAN

Obama Doktrini’nin ayak sesleri (15.12.2009) Türkiye Gazetesi

Geçtiğimiz günlerde Beyaz Saray’da gerçekleşen Erdoğan-Obama görüşmesinin kuşkusuz en önemli başlıklarından biri, teröre karşı ortak mücadeleydi. Türk-Amerikan ilişkilerinde üst düzey resmî ziyaretler her zaman önemli olmuştur. Nisan ayında ABD Başkanı Obama’nın, ilk resmî yurt dışı gezisi olarak, gerçekleştirdiği Türkiye programı gibi, Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyareti de beraberinde önemli beklentileri getirmiştir. PKK’nın Tokat’ta 7 askerimizi şehit etmesi, Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy’un merkeze alınma talebi, Bursa’da meydana gelen maden faciası, DTP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılması gibi son derece önemli gündem maddelerinin arasında Başbakan Erdoğan’ın ziyaretinin Türkiye’de beklendiğinden daha az yankı bulduğu aşikârdır. Bu ziyaretin sadece gündemdeki yoğunluk sebebiyle değil, içeriğinin büyük yenilikler taşımaması sebebiyle de, daha önceki karşılıklı ziyaretlere nispetle, basınımızda daha az tartışma konusu edildiğini de akılda tutmak gerekir. Erdoğan-Obama görüşmesinin kuşkusuz en önemli başlıklarından biri, teröre karşı ortak mücadeleydi. ABD tarafının, Hükümet’in demokratik açılım planını övmekle birlikte, PKK’ya karşı Irak’ın kuzeyinde daha etkili tedbirler alınmasıyla ilgili en ufak bir değerlendirmede bulunmayışı dikkat çekiciydi. Burada, Obama’nın da, maalesef kendisinden önceki Başkan Bush gibi, ikircikli bir tutum içinde olduğu görülmektedir. Zira Başbakan Erdoğan ile görüşmesinden sadece birkaç gün önce Afganistan’da Taliban’la ve El Kaide’yle mücadele için yeni asker göndereceklerini açıklayan Obama, Türkiye’nin terörle mücadelesinin sanki sadece yumuşak güç tedbirleriyle giderilebileceği gibi bir tutum sergilemektedir.GERÇEKLERDEN UZAK Afganistan’daki Amerikan askerî gücünün komutanının ve ABD’nin Kabil büyükelçisinin, sorunun sadece güç artırmakla çözülemeyeceğini ifade etmiş olmalarına rağmen, ülkedeki Amerikan askerilerinin sayısını artırmaktan başka hiçbir somut çözüm önerisi getirmeyen ABD Başkanı’nın, fiilen halen ABD’nin işgali altında bulunan Irak’ın kuzeyindeki Kandil Dağı’nda konuşlanmış teröristlerin etkisizleştirilmesinin sadece demokratik açılımla mümkün olacağını zannetmesi ve Hükümete bu yönde telkinde bulunması izaha muhtaç bir durumdur. Üstelik ABD Başkanının Türkiye’nin terörle mücadelesinin askerî boyutunun önemini neredeyse tamamen göz ardı ettiği bu ziyaret sırasında PKK’nın gerçekleştirmiş olduğu terör eylemleri, Obama’nın “model ortak” olduğunu söylediği Türkiye’nin gerçeklerinden ne kadar uzak olduğunu da gözler önüne sermiştir. Diğer yandan, Obama’nın Afganistan’a muharip birlikler gönderilmesi talebini -gayet haklı gerekçelere dayanarak- geri çeviren Ankara’nın, ABD’nin Irak’ın Kuzeyi’nde terörle mücadele etmesi için ısrarcı olması da mümkün değildir. Kaldı ki, böyle bir ısrar vaki olsa bile, Irak’tan çekilmek için tarih belirlemiş olan ABD’nin, bu bölgede yeni bir çatışmaya girmek için isteği ve mecali de yoktur. ABD’nin Irak’ın Kuzeyi’ne ilişkin planı -bu köşede aylar önce yazıldığı gibi- gayet netti: Kürt otonomisi iyice artırılacak, neredeyse “bağımsız” bir devlet yapısı kurulacak; Türkiye’nin bu yapıyla dostane ilişkiler kurması sağlanacak; Türkiye’nin dostluğunun kazanılması için terör örgütünün silahlı faaliyetleri sonlandırılacak; örgütün silah bırakmasını teşvik için ise Türkiye’de silahlı tedbirler dışında sivil açılımlar yapılacaktı. ABD PLANI SEKTEYE UĞRADI Ama görünen o ki, evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Terör örgütünün varlık nedeni silahlı eylemler yapmakken ve örgütün tamamen tasfiyesi anlamına gelebilecek bir ortamın oluşmasını örgüt liderlerinin çoğu istemezken, ABD planı sekteye uğramıştır. Örgütün, Türkiye’de infiale yol açan terör eylemlerine yeniden başladığı bir ortamda, ne Hükümetin açılımına aynı hızla devam etmesi, ne de Türkiye’nin Irak’ın Kuzeyi’ndeki Kürt oluşumuna yakın vadede çok sıcak yaklaşması beklenebilir. İki devlet adamının üzerinde görüş alışverişinde bulundukları bir diğer önemli konu olan Ermenistan açılımıyla ilgili de, yeni bir gelişmenin yaşanmadığı görülmektedir. Türkiye, Ermenistan’la ortak sınırın açılmasını ve bu ülkeyle diplomatik ilişkilerin kurulmasını öngören protokolün, ancak Ermenilerin, işgal altında tuttukları Azerbaycan topraklarından çekilmeleri durumunda onaylanıp yürürlüğe sokulabileceğini bizzat Başbakan’ın ağzından dile getirmişti. Hal böyle iken, bundan sonra Türkiye’nin herhangi bir adım atmasını beklemek, ABD Başkanı açısından ne kadar gerçekçi bir tutumdur? Aslına bakılırsa, Türkiye, Azerbaycan’ı küstürmek pahasına, uluslararası toplumda çözümsüzlükten yana olan taraf olarak gözükmemek için yapabileceğinin maksimumunu zaten yapmıştır. Artık top Ermeni tarafındadır. ABD Başkanı gerçekten Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde bir ilerleme sağlanmasından yanaysa, Ankara’nın daha fazlasını yapmasını beklemek yerine, Erivan’a baskı uygulamayı tercih etmelidir. Ermenistan’a karşı böyle kararlı bir tutum izleyeceğine dair bir emare olmadığı gibi, 24 Nisana beş aydan az bir zaman kalmışken, Obama’nın bu kez “soykırım” tabirini kullanmayacağının bir garantisi de alınmış değildir. BELİRSİZLİKLER SÜRÜYOR Obama’nın nisan ayında TBMM’de kullandığı “Model Ortaklık” tabirinin içinin, aradan geçen 7 aylık zaman zarfında hâlâ doldurulmamış olması şaşırtıcıdır. Bu haliyle “model ortaklık”, 1990’ların ortalarından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinin ana tabiri olan “stratejik ortaklık”ın yerini alan yeni bir tamlama olmanın ötesine geçebilmiş değildir. “Stratejik Ortaklık” tabirinin de içi 10 yıl boyunca doldurulmamış, ABD ve Türkiye tarafları bu tabire birbirinden farklı anlamlar yüklemiş, bürokratlar, gazeteciler ve akademisyenler ise yıllar yılı “Stratejik Ortaklık”ın gerçekten ne anlama geldiğini anlamaya çalışmışlardı. Nisandan beri “Stratejik Ortaklık” gitti, “Model Ortaklık” geldi. Ama bugüne kadar bunun da içi boş kaldı. Ocak ayında ABD Başkanının göreve gelişinin birinci yılı dolmuş olacak. Obama’nın birinci yıl karnesini daha sonra bir başka yazıda ayrıntılı olarak ele alacağız. Ama orduları dünyanın birçok yerinde -herhalde barış için(!)- savaşmakta olan bir başkomutan olarak Nobel Barış Ödülüne layık görülen Obama’nın, bu ilk görev yılı içinde dış politikada tam olarak nasıl bir tutum sergilemeye çalıştığını, idare-i maslahatın ötesine geçip, gerçekten küresel barışa hizmet edecek somut açılımlar yapıp yapmayacağını anlama imkânımız olmadı. Aynı müphemiyet Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği için de geçerlidir. Obama, “model ortak” olarak nitelediği Türkiye’nin bazı önceliklerini dikkate almadığı sürece, bu yeni ambalajla sarılı kutunun içi yeterince dolu hale gelmez.

Pin It on Pinterest