Prof. Dr. Çağrı ERHAN

Türkiye de kendi “İlerlememe Raporu”nu hazırlamalı (06.10.2009) Türkiye Gazetesi

AB yolunda önümüzde en önemli engel olarak gösterilen Sarkozy liderliğindeki Fransa’ya Merkel’in Almanyası da eklendi. 2007 başından itibaren Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde belirgin bir durgunluk var. Bu durumu, bizimle aynı anda müzakerelere başlamış bulunan Hırvatistan 2012’de üye olmayı garantilemişken, bizim önümüzde ise açılmayı bekleyen 25 fasıl olması en çarpıcı biçimde gösteriyor. 2002-2007 dönemiyle mukayese edildiğinde, 2007 başından itibaren Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerde belirgin bir durgunluk gözleniyor. Bu durumu, bizimle aynı anda müzakerelere başlamış bulunan Hırvatistan 2012’de üye olmayı garantilemişken, bizim önümüzde müzakereye açılmak için bekleyen 25 fasılın daha olması en çarpıcı biçimde gösteriyor. Üstelik bu fasıllardan 8 tanesi Kıbrıs meselesi, 4 tanesi ise Fransa’nın koyduğu engellemeler sebebiyle yakın tarihte açılacak gibi de gözükmüyor. Diğer taraftan Avrupa Birliği’nin yaşamakta olduğu derin problemler de, Türkiye ile ilişkilerin Brüksel tarafından frenlenmesine sebep olmakta. Bu problemleri üç temel başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, AB’nin yaşadığı “genişleme yorgunluğu”. Tabirin kendisinden de anlaşılabileceği gibi, 2004 ve 2007 genişlemeleriyle 12 ülkeyle bütünleşen AB, bunları henüz “hazmedebilmiş” değil. Dahası, bu ülkelerin vatandaşlarının AB topraklarında serbestçe çalışabilmeleri için öngörülmüş olan yedi yıllık geçiş süresi de 2011’de doluyor. Batı Avrupa ülkelerinin başkentleri, nispeten daha fakir olan Doğu Avrupa’dan gelebilecek iş arayan insanların oluşturacağı büyük baskıya hazırlıklı gözükmüyor. SÜRPRİZLERE GEBE DEĞİL İkincisi, AB anayasasının ya da şimdiki adıyla reform antlaşmasının başına gelenlerin verdiği tedirginlik. Geçtiğimiz Cuma günü, daha evvel reform antlaşmasına “hayır” diyen İrlanda’da ikinci kez yapılan referandumda bu kez antlaşma kabul edilmiş olsa da, uygulamanın nasıl olacağı konusunda ciddi soru işaretleri var. AB’yi, Maastricht Antlaşması’yla oluşturulan yapının ötesinde, daha güçlü bir bütünleşme seviyesine taşımayı hedefleyen reform antlaşmasının getirdiği yeniliklerin üyelerce benimsenmesinin daha birkaç yıl alabileceği, dolayısıyla zaten “genişleme yorgunluğu” yaşayan AB’nin bir süre daha “anayasa yorgunluğu” da yaşamaya devam edeceği Brüksel çevrelerince değerlendiriliyor. İster istemez, bu durum da, yeni genişlemeler konusunun bir süre daha cazibe kazanamayacağına işaret ediyor. Üçüncüsü ise, uluslararası iş birliği sayesinde bir ölçüde hafifleyen küresel ekonomik krizin yeniden derinleşebileceği kaygısı. Geçen hafta İstanbul’da toplanan Dünya Bankası ve IMF yetkililerinin de ifade ettikleri gibi, henüz “kriz bitti” demek için çok erken. AB’yi oluşturan ülkelerin hükümetleri, kriz tamamen sona ermeden, AB ekonomilerine ek yük getirebilecek genişleme sürecini ağızlarına bile almamayı tercih ediyorlar. Genel olarak genişlemeyi AB gündeminin alt sıralarına iten yukarıdaki sebeplerin yanı sıra, doğrudan Türkiye’yi ilgilendiren sebepler de var. Bunların başında da, 11 Eylül’den sonra Batı dünyasında tırmanışa geçen Müslüman karşıtlığının AB ülkelerinin çoğunda Türkiye karşıtlığını da tetiklemiş oluşu. Zaten kamuoylarında Türkiye’nin üyeliğine karşı “sosyo-kültürel” unsurlardan kaynaklanan bir soğukluk varken, bir de bunun siyasi söyleme dönüşmesi, Türkiye-AB ilişkilerinin gidişatını olumsuz şekilde etkileyeceğe benziyor. Bir süre önce Diplomatik Muhakeme’de, AB ile ilişkilerde “felaket senaryosu” olarak nitelendirdiğimiz durum maalesef Almanya seçimleriyle ortaya çıktı. Başbakan Merkel’in Türkiye’ye karşı aşırılıklarını dengelemekte olan Sosyal Demokrat Parti iktidar ortaklığından düştü. Onların yerine, en az Hıristiyan Demokratlar kadar, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Hür Demokrat Parti geliyor. CDU-FDP koalisyonunun Türkiye politikası ise hiç de sürprizlere gebe değil. Merkel önümüzdeki günlerde, çok daha pervasızca “imtiyazlı ortaklık” formülünü savunabilecek. Böylece, Türkiye’nin AB yolundaki en önemli engel olarak gösterilen Nicholas Sarkozy liderliğindeki Fransa’nın yanına Merkel’in Almanyası da net şekilde eklenmiş oluyor. Tam 50 yıldır Avrupa Toplulukları ile ilişki içinde bulunan, 1963’ten beri “ortak” sıfatını taşıyan, 1987’de tam üyelik müracaatı yapmış, 1996’da Gümrük Birliğine girmiş, 1999’da “AB’ye aday ülke kabul edilmiş”, 2005’te müzakerelere başlamış bir ülke için, AB müktesebatının hiçbir yerinde tanımlanmamış “imtiyazlı ortaklığı” önermek ne hukuki, ne de ahlaki. Üstelik, Avrupa Birliği Komisyonu’nun hazırladığı “Genişleme Stratejisi” belgesinde, Brüksel’in taahhütlerine sadık kalacağı ifade edilmişken, Sarkozy-Merkel ikilisinin “imtiyazlı ortaklık” fantezisi, AB’nin inanılırlığını ve güvenilirliğini kökten sarsacak bir ahde vefasızlık örneği olarak tarihe geçecek nitelikte. Hal böyle ama Fransa ve Almanya’nın tutumlarını değiştireceklerine dair hiçbir emare de ortada yok. Bu iki ülke bir araya gelip, herhangi bir konuda el sıkıştıklarında, onları bu karardan döndürebilme gücüne sahip AB içinde başka bir güç odağı da yok. Türkiye’deki yaygın kanaatin aksine, Fransa ve Almanya’nın Türkiye karşıtı tutumunun, Kıbrıs meselesinin çözümüyle bir bağlantısı söz konusu değil. Yani, Ada’da sürdürülen toplumlararası görüşmelere müspet bir netice verse, ortaya çıkarılacak yeni antlaşma metni Ada’nın iki tarafında referandumlarla onaylansa ve böylece Kıbrıs meselesi tamamen çözülmüş görünse bile, söz konusu iki ülke “imtiyazlı ortaklık” dayatmalarından vazgeçecek gibi durmuyorlar. HAKLARIN ALTI ÇİZİLMELİ Bu tutum karşısında Türkiye için yapacak bir şey yokmuş zannedilebilir. “Bekleyelim, görelim” diyenler olabilir. Aslında, Türkiye’nin bu iki ülkenin “eşref saatlerini” beklemesi mümkün değil. Tam aksine artık haksızlıklara “dur” demenin ve taarruza geçmenin zamanı geldi. Önümüzdeki günlerde AB Komisyonu, Türkiye için hazırlanan 11. İlerleme Raporunu açıklayacak. Bu raporun açıklanmasından hemen sonra Türkiye de, AB’nin bize karşı hukuk dışı ve çifte standart dolu uygulamalarını onların gündemine taşıyacak bir “ilerlememe Raporu”nu AB kamuoylarına sunmalı. Brüksel’in söz verip de kaldırmadığı KKTC’ye uygulanan izolasyonlardan, mahkeme kararlarına rağmen hâlâ vizeye tabi tutulan vatandaşlarımızın durumuna, Hollanda’da müfredattan çıkarılan Türkçe derslerinden, “imtiyazlı ortaklık” densizliğine kadar bugüne değin Türkiye’ye karşı uygulanmış tüm ayırımcılıklar, net bir dille AB’nin yüzüne vurulmalı. “İmtiyazlı Ortaklık” önerileri kesin şekilde reddedilmeli. Kazanılmış hakların altı çizilmeli. Türkiye’nin “İlerlememe Raporları” belki, ahde vefasızlığı âdet edinenlere bir ikaz olabilir. Müzakerelere başladıktan sonra sırf bizim için “oyunun kuralını” değiştirmeye kalkanların başka bir dilden anlayacakları yok maalesef.

Pin It on Pinterest