Prof. Dr. Çağrı ERHAN

Türkiye-İsrail ilişkilerinde bildik yanılgılar (10.02.2009) Türkiye Gazetesi

Bağımsızlığını ilan edişinden bir buçuk yıl sonra İsrail’i resmen tanıyan Türkiye, Orta Doğu’nun komşularıyla sorunlu bu ülkesini tanıyan ilk Müslüman ülke olma özelliğini de taşıyordu. Tanıma kararından kısa bir süre sonra iki ülkenin karşılıklı olarak diplomatik temsilci atamasıyla bugüne kadar kesintisiz devam eden Türkiye-İsrail diplomatik ilişkileri de tesis edilmiş oldu. Altmış yıldır devam eden bu ilişki sorunsuz sürmedi. Her ne kadar diplomatik bağlar hiçbir zaman kesilmese de, İsrail’in Arap komşularıyla yaşadığı sorunlar ve Filistinlilere karşı izlediği politikalar sebebiyle, son derece inişli-çıkışlı bir seyir izledi. Türkiye’nin elçilerini geri çağırdığı, Kudüs’teki başkonsolosluğunu kapattığı, hatta 2002’de şahit olduğumuz gibi Başbakanının ağzından -hem de TBMM Kürsüsünden- İsrail’i Filistinlilere karşı “soykırım” uygulamakla itham ettiği dönemler oldu. Davos’ta Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Perez arasında yaşanan gerginliği takiben ikili ilişkilerde ortaya çıkan soğukluk, bu sorunlu sürecin son halkasını oluşturdu. Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri söz konusu olduğunda, hele bu ilişkiler bir krizden geçiyorsa, artık duymaktan bıktığımız bazı klişeler ardı ardına sıralanır. Bu klişeleri bıkmadan usanmadan alt alta sıralayanlar da her nedense hep aynı şahıslardır. Ne bir artarlar, ne bir azalırlar. Her şeyden önce, Orta Doğunun iki “demokratik”, “laik” ve “Batılı” ülkesi arasında kurulmuş bağların ne kadar önemli olduğundan dem vurularak, Türkiye’nin “Orta Doğu bataklığına saplanmamak”, “Laik rejimini koruyup, İranlaşmamak” ve “Çağdaşlaşma yönelimini devam ettirmek” için bu ülkeyle ilişkilerini bozmaması gerektiğinin altı çizilir. İSRAİL LAİK DEĞİLDİRSizi şaşırtacağım belki ama, bu önerme külliyen yanlıştır. Eğer Türkiye demokratik bir ülkeyse, kendi vatandaşı olan, ama Yahudi olmayan insanlara (Filistinlileri değil, İsrail vatandaşı Arapları kastediyorum) yaptığı ayırımcı uygulamalar sebebiyle İsrail demokratik bir ülke değildir. Eğer Türkiye laik bir ülkeyse, “Tevrat varken anayasaya ne gerek var” diyenlerin, hafta tatilini, süpermarketlerde satılacak yiyeceklerin niteliğini, kimlerin askere gidip gitmeyeceğini Musevi şeriatına göre tayin edenlerin; Bakanlar Kurulu ve ordu dahil devletin tüm kurul, kurum ve kuruluşlarında erkeklerin dini bir simge olan kippa (bir cins takke) takmalarına müsaade edenlerin ülkesi laik değildir. Batılı olmaya gelince; eğer insan ve azınlık haklarına saygı, çoğulculuk, hukukun üstünlüğü gibi değerler Batılı sayılmak için bir önşartsa (AB, üyelik için bunları Türkiye’ye şart koşuyor) İsrail, Batılılığın kıyısından bile geçemez. İsrail de, en az İran ve Suudi Arabistan kadar “çağdaşlığa” uzaktır. Demokrasiyi özümsememiştir ve zinhar laik değildir. Gelelim bir başka klişeye: “İsrail’le aramızı bozarsak, ABD’deki Musevi lobisinin desteğini kaybederiz. Bu da başta Ermeni iddialarının tanınması olmak üzere pek çok konuda aleyhimize sonuçlar doğurur.” Doğrudur: ABD’deki en güçlü ve etkili baskı gruplarından biri Musevi lobisidir. Yine doğrudur: 1980lerin sonundan itibaren Türkiye İsrail’le ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, bunun tabii neticesinin Musevi lobisinin desteğini kazanmak olacağını hesap etmiştir. Ama, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini sonsuza kadar Musevi lobisinin himayesinde sürdüreceğini, ABD ile ancak bu lobinin desteğini alırsak sağlıklı ilişkiler kurabileceğimizi düşünmek son derece büyük bir yanlıştır. Hele, “eğer Musevi lobisi yanımızda olmazsa Ermeni tasarısının geçmesini engelleyemeyiz” çaresizliğine düşmek, Türkiye’nin gücüne ve potansiyeline güvensizliğin en çarpıcı tezahürüdür. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini, hiçbir lobi ve baskı grubunun, bazen maddi çıkara dayanan, bazen şantajla biçimlenen ama her halükârda karşılıksız olmayan destekleri çerçevesinde değil, kendi gücünün ve öneminin farkında olarak sürdürmesinin zamanı gelmiş ve geçmektedir. “Eğer o tasarı geçerse, ertesi gün İncirlik üssü kapanır” denebildiğinde, lobilerin desteği olmadan hiçbir çıkarımızı gerçekleştiremeyeceğimiz yönündeki tarihsel yanılgı bir daha geri dönmemek üzere çöpe gidecektir. Yeter ki, bu dirayet gösterilebilsin. TEPKİ YAHUDİ’YE DEĞİL ZULME Üçüncü klişe, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin soğumasının, ülkemizde Yahudi düşmanlığını (antisemitizmi) körüklediği iddiasıdır. Bu topraklarda yüzyıllardır hiçbir zaman antisemitizm olmamıştır. Zira antisemitizm, ekonomik, sosyal ve dini sebepleri dolayısıyla doğrudan doğruya Avrupa’nın hastalıklı bünyesinde üremiş olan ve maalesef halen bazı Avrupa ülkelerinde varlığını sürdüren bir mikroptur. Türkiye’de antisemitizmi kitlesel bir maraz haline getirecek ne felsefi ve ideolojik bir arka plan mevcuttur ne de günümüz Türk toplumunun sosyo-kültürel yapısı bu mikrobu içinde barındırmaya müsaittir. Bu durum, seçim kazanma saikiyle savunmasız çocukları bombaya boğan ve yayılmacı siyonist uygulamalar takip edenlere tepki duyulmamasını asla gerektirmez. Kamuoyunda yükselen, Yahudi karşıtlığı değil, zulme ve zulmedenlere karşı duyulan tepkidir. 1990’larda Bosna’da yaptıkları dolayısıyla Miloseviç’e ve 2003’ten itibaren Irak’ta yaptıkları dolayısıyla Bush’a duyulan tepkinin aynısıdır bu. Türkiye ile İsrail arasında sağlıklı ilişkilerin varlığı her şeyden önce bu klişelerin ve yanlış inanışların zihinlerden silinmesiyle mümkündür. Ülkeler arasındaki ilişkiler elbette çıkarlar örtüştükçe gelişir. Ama ya bir gün çıkarlar örtüşmemeye başlarsa? Çevresel Pakt (1958) İsrail Başbakanı David Ben Gurion’un mimarı olduğu bir girişimdir. Mısır’da General Cemal Abdul Nasır’ın 1954’ten itibaren izlemeye başladığı Pan-Arabist politikalar ve Sovyetler Birliği ile yakın ekonomik ve askeri ilişkiler içine girmesi İsrail’i endişelendirmekteydi. Öte yandan Suriye’nin de aynı şekilde Sovyetler Birliği’ne yaklaşması ve Türkiye ile 1957 yazında yaşanan bunalım, 1958 Şubat’ında Mısır ve Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesi ve Temmuz 1958’de General Kasım liderliğinde Irak’ta gerçekleşen darbe sonucunda Irak’ın Bağdat Paktı’ndan ayrılması, Türkiye’nin güneyindeki güvenlik endişelerini hat safhaya çıkarmıştı. Ben Gurion, ABD’nin de onayını aldıktan sonra son derece gizli görüşmeler sonunda bölgenin Arap olmayan ülkeleri Etiyopya ve İran’la birer güvenlik antlaşması imzaladı. Gurion’un ifadesiyle Pakt’ın amacı, “Arap düşmanları, Arap olmayan dostlarla çevrelemekti”. 28 Ağustos 1958’de İsrail Başbakanı Ben Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir’in Ankara’ya gerçekleştirdikleri gizli ziyaret sonucunda Türkiye de Çevresel Pakt’a katıldı. Üyelerin Pan-Arap ve komünist akımlara karşı birlikte hareket etmelerini öngören, ayrıca bilimsel ve ekonomik iş birliğinin artırılması yönünde de çalışmalar yapılmasını hedefleyen Çevresel Pakt’ın en önemli etkinliği üye ülkeler arasında verimli çalışan ve Trident adı verilen bir istihbarat ağının kurulması oldu.

Pin It on Pinterest